|
Üye
Üyelik tarihi: Aug 2008
Mesajlar: 1
Teşekkür Sayısı: 2
0 Mesajda 0 Kere Teşekkür Aldı
|
 |
Alıntı: |
 |
|
|
 |
HüZüN´isimli üyeden Alıntı |
 |
|
|
|
|
|
|
|
|
Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz, Hazret-i Ali (r.a.) Efendimiz kendilerine göre bir ders
vermişlerdi, fakat yaygın değildi.
Çünkü onlar Hazret-i Kur’an’ın nuru ile nurlanmış, feyzi ile feyizlenmişlerdi. Âyet-i
kerime’ler sabah akşam nâzil oluyordu. Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru ile, şerefi sohbeti ile hemhâl oluyorlardı. O Nur’un karşısında bulunuyorlar, o Nur’dan nur alıyorlardı, ilim alıyorlardı, edep alıyorlardı, feyz alıyorlardı. O Nur’un yanında bulunmak, ona bakmak kâfi idi. Baka baka iman ediyorlardı. Hepsi de Tarikat ehli idi, amma kapalı, meydanda birşey yok. Öylece yetişiyorlardı.
Bu müridan da aynı şekildedir. Ciddi bir ders almış, terbiye görmüş değil, hususiyetli bir
şey yok. Kitaplardan nasibi kadar almış, kimisi derunî noktasına yavaş yavaş inmiş, kimisi cihada eğilmiş, kimisi yolda kalmış, amma o yolun içinde bulunuyor. Herkes nasibi kadar nasibini alıyor. Kimisi açık olarak, kimisi gizli olarak terakki ediyor. Fakat hepsi de kapalı olarak götürülüyor, gizli hallerle terbiye ediliyor. Teslimiyeti, bağlılığı, sadakati ve nasibi nisbetinde hiç farkına varmadan mahviyetle yürütülüyor, Allah-u Teâlâ’nın ilâhî lütfuna nâil oluyorlar.O yol ile bu yol bu noktada da bitişiyor.
Her ne kadar mâneviyat yoluna ağırlık veriyorsa da birçok müridan bunun ciddiyetle
farkında değil.
Ashâb-ı kiram da böyle idi. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin aralarında
bulunması ve sohbeti onları yetiştiriyordu. Ashâb-ı suffa da aynı şekilde yetişiyordu.
Ashâb-ı kiram ile her zaman görüşemese de, Ashâb-ı suffa ile her zaman görüşüyordu.
Onlar onun talebeleri idi. Onun feyzi ile gıdalanıyorlardı. Onlar onu tercih etmişlerdi.
Ashâb-ı kiram ve Tâbiîn devirlerinden sonra muhtelif ilimlerle uğraşanlara, uğraştıkları
ilimlere göre isimler verilmişti. Meselâ Tefsir ilmiyle uğraşanlara “Müfessirûn”, Hadis ilmiyle uğraşanlara “Muhaddisûn”, Kelâm ilmiyle uğraşanlara “Mütekellimûn”, Fıkıh ilmiyle uğraşanlara da “Fukaha” gibi isimler verilmişti.
İşte bu arada rûhî kabiliyetlerini geliştirmeye çalışan ve Allah yoluna sülûk eden zümrenin yoluna da “Tasavvuf” adı verildi.
İlk devirlerde zühdî bir hareket tarzında başlayan tasavvuf; İslâm dininin kendi
bünyesinde doğmuş, gerçek canlılığının ve tazeliğinin bir devamı niteliğinde gelişmiştir.
Tasavvuf ismiyle zuhuru, hicrî ikinci asrın ortalarına rastlamaktadır. Tarikat kelimesi ise
tasavvufun sistemleşmesinden sonra kullanılmaya başlamıştır.
Zühd hareketi “Mutasavvıfe” adı ile bir topluluk meydana getirince tasavvuf
sistemleşmeye başladı. Fakihler nasıl ki fıkıh ilmini, kelâmcılar kelâm ilmini sonradan
meydana getirdilerse; başlangıçta sadece hareket halinde beliren tasavvuf da öteki,
İslâmî ilimler gibi, sonradan bir ilim haline geldi.
Bedenî ameller için hükümler konduğu gibi, kalbî ameller için de hükümler kondu. Böylece “Tasavvuf ilmi” doğmuş oldu.
Zâhirî fıkhın hükümleri Kur’an-ı kerim’de ve Sünnet-i seniyye’de bulunduğu gibi, bâtınî
fıkhın hükümleri de Kur’an-ı kerim’de ve Sünnet-i seniyye’de bulunmaktadır.
İslâm dini ruh ile bedenin birleşip kemâle erdiği bir dindir. İnsanın ruh ve beden diye iki
cephesi olduğu gibi, dinin de zâhir ve bâtın diye iki yönü vardır.
Namaz, oruç ve diğer amellerin zâhirî bir şekli varsa ve bunlar zâhirî fıkhın mevzusunu
teşkil ediyorsa; yine bu ibadetlerin aynı şekilde huzur ve huşû gibi bâtınî bir şekli de
vardır. Bu da bâtınî fıkhın yani tasavvufun mevzusunu teşkil eder.
Fıkıh konularının dört mezhep imamı tarafından toparlanıp sistemleştirildiği ve bu imamların adları ile anılmaya başlandığı gibi; zikrin cehri kısmını Abdülkadir Geylâni (k.s.) Hazretleri, hafi kısmını ise Muhammed Bahaüddin Şâh-ı Nakşibend (k.s.) Hazretleri sistemleştirmişlerdir. Bundan dolayı cehri zikir yapanların yoluna “Kadiri tarikatı”, hafi zikir yapanların yoluna ise “Nakşibendi tarikatı” denmiştir.
Bundan sonra çeşitli kollar zuhur etmiş ise de, hepsinin aslı birdir. Tarikat-ı
Muhammediye’dir. Gaye, Allah-u Teâlâ’yı en güzel şekilde zikretmek ve O’na kulluk
yapmaktır.
|
|
 |
|
 |
|
 |
Alıntı: |
 |
|
|
 |
HüZüN´isimli üyeden Alıntı |
 |
|
|
|
|
|
|
|
|
Tasavvuf & Tarikat
Tasavvuf, İslâm’daki manevî arınma; kalbî ve rûhânî hayatın genel adıdır.
Tarik, yol (çoğulu; turuk); tarîkat ise izlenen usul, yol ve metod (çoğulu: tarâik) demektir.
Aslında “şeriat” da yol demektir. Ancak şeriat şâh-râh; yani anayol, tarîkat ise daha
küçük tâlî yoldur. “Şeriat” otoban, “tarîkat” da onun üzerindeki şeritler; “hakikat”
varılacak yer, “marifet” ise varılacak menzil ve gidilecek yol hakkındaki bilgidir.
Şeriat Hz. Peygamber (s.a.)’in getirdiği dinî kuralların tümü, tasavvuf ve tarîkat ise emir
ve kuralların rûhâni ve manevi boyutudur.
Tasavvufun başlangıcı Resulullah Aleyhisselâm’ın ve Ashâb-ı kiram (r.a.)üm Hazerâtının
yaşayışlarında görülmektedir. Bazılarının zannettiği gibi Resulullah Aleyhisselâm’dan sonra başlamış olmayıp, doğrudan doğruya onun zuhuru ile zâhir olmuştur.
Kaynağı Kur’an-ı kerim ve Hadis-i şerif’lerdir.
Asr-ı saâdet’te tasavvuf adı ve mutasavvıf adı ile anılan zümre yoktu. Sufiliğin hakikatı
vardı, fakat adı yoktu; yaşanırdı, dâvâsı yoktu.
Saâdet asrında en yüksek mevkiyi, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizle
sohbet şerefine eren Ashâb-ı kiram (r.a.)üm Hazerâtı almışlardı. Hepsi değerliydi, amma içlerinde değerlisinin de değerlisi vardı. Her biri ayrı ayrı kabiliyetlere sahip idiler, vazifeleri ayrı ayrıydı. Bir kısmı ilim öğrenmeye, bir kısmı dini tebliğ etmeye, bir kısmı cihada, bir kısmı yöneticiliğe daha fazla ilgi duyarken, bir kısmı da ibadete daha çok önem veriyordu.
Müslümanlar onlar için “Sahabi” olmaktan daha üstün bir tâzim ünvanı tasavvur
etmiyorlardı. Resulullah Aleyhisselâm’dan sonra Ashâb-ı kiram’a yetişenlere ve ilmi
onlardan alanlara “Tâbiîn” denilmiştir. Ondan sonra da “Tâbiîn”e erişen “Tebe-i tâbiîn”
gelmektedir. Bu üç nesil, en hayırlı insanlar olarak kabul edilmişlerdir.
İslâmî ilimler ilk devirlerde bir bütündü. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf gibi
bölümlere ayrılmış değildi. Bugünkü şekliyle bir Tefsir, bir Hadis ilmi yoktu, itikadî ve fıkhî mezhepler de yoktu. Bu tasnifler daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır.
Ashâb-ı kiram Tarikat-ı aliye’nin ne olduğunu bilmiyordu, amma yaşıyordu. Nasıl
yaşıyordu? O Nur’un sohbetinde kendilerine icabeden herşey veriliyordu. Herkes nasibi
kadar alıyordu. Kimisi çok alıyordu, derya oluyordu; kimisi az alıyordu, havuz oluyordu.
O Nur’un sohbetinde bulunmakla, Allah-u Teâlâ onları lütfu ile dolduruyordu. Şu kadar var ki, Ashâb-ı kiram’ın hepsinin dereceleri aynı değildir. Bu dereceler, onların kendi
şahsiyetlerine âit faziletlere, İslâm’a yaptıkları hizmete göre farklılık arzetmektedir.
Ashâb-ı kiram Tarikat-ı aliye ile meşgul olmamıştır, çok az olmuştur. Amma hepsi de
Tarikat-ı aliye’nin içinde idiler. Hele bunların arasında bir zümre vardı ki;
“Seninle beraber olanlardan bir tâife de kalkıyorlar.” (Müzemmil: 20)
Âyet-i kerime’sinde belirtildiği üzere, fazla ibadetleriyle seçilmişlerdi.
Dikkat edilirse görülür ki, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz zikrullah için çok seyrek halka toplamıştır. Hadis-i şerif’lerde birkaç yerde geçer. Ashâb-ı kiram’ı her
yönden yetiştirmeye çalışmıştı. Çünkü herşeyden habersiz bir topluluğun, her yönden
eğitime ihtiyacı vardı. Bir yönden, bir noktadan değil, birçok yönlerden onları yönetiyordu.
|
|
 |
|
 |
|
Allah razı olsun cok faydalı bir konu.
|